22 Mart 2016 Salı

Adını Duymadığınız Zamanında Ün Kazanmış Sanatçılar

Demosthenes


Yunanlı hatip ve siyaset adamı, M.Ö. 384’de Atina’da (Yunanistan) doğdu, M.Ö. 322’de Kalaureia adasında (Yunanistan) öldü.


Etkileyici ve güzel konuşmasıyla ün yaptı. Eski Çağın en büyük hatibi sayılan Demosthenes. Atina’da toplanan meclislerde sık sık söz alarak Atina’lıları Makedonya kralı Philippos’a karşı kışkırtmaya çalışırdı. Onun bu amaçla hazırlayıp verdiği söylevler Philippikoi adını taşır ve çok ünlüdür. Söz söyleme sanatında bu eşine az rastlanır ustalığa erişebilmek için büyük hatip, gençliğinde yıllarca, kalabalık karşısında rahatlıkla konuşabilene denemeleri yapmış, sabırla çalışmıştır. Hastalıklı bir çocukluk devresi geçirmiş olan Demosthenes söylentiye göre kekemeydi. Ama o, bu kusurunu giderebilmek için ağzına çakıl taşları koyup sahilde dalgaların gürültüsünü bastıracak kadar yüksek sesle mısralar okur, ayrıca nefesini kuvvetlendirmek için de hem koşar, hem de kendi kendine söylevler verirmiş.


Phidias


Eski Yunan sanatçısı ve heykeltıraşı, M.Ö. 490 ile 431 yılları arasında yaşadı. Dünyanm en ünlü heykeltraşlarından biri. Parthenon tapınağının frizlerini o yapmıştır.


Phidias’ın eserlerinin çoğu, ne yazık ki ya tahrip edilmiş ya da kaybolmuştur. Meselâ on metreden fazla olan, som altından ve fildişinden bfr Zeus heykelini gerçekleştirdiği bilinir. Ama onu üne kavuşturan asıl eserleri, Atina Akropolis’indeki Parthenon tapmağı için yaptığı frizlerdir. Perikles’in isteği üzerine sanatçı, Parthenon tapınağını bu ünlü şaheseri daha’ da güzelleştirmiştir. Phidias’ın yaptığı frizlerin parçaları bugün Atina, Londra ve Louvre müzelerinde sergilenmektedir. Hayatının son yıllarında Phidias, kıskanç düşmanları tarafından, Parthenon tapınağının en değerli eseri olan Athena heykelinin üzerindeki fildişi ve altınları çalmakla suçlandırıldı ve hapse atıldı. Phidias, hapisten Perikles sayesinde kurtulduktan sonra sürgüne gönderilmiş ve orada ölmüştür.


Publius Vergilius Maro


Lâtin şairi, M.3. 70’te Mantova (İtalya) yakınlarında doğdu, M.Ö. 19’da Brindisi’de (İtalya) öldü.


Eserleriyle Lâtin ve Batı edebiyatlarını büyük ölçüde etkiledi. Vergilius, daha hayattayken, Georglca adlı eseriyle büyük bir One kavuşmuştu. Şair, İtalya kırlarının güzelliğini dile getiren bu eseri, ancak yedi yılda tamamlayabilmişti. Bir gün İmparator Augustus kendisine adanmak üzere şairden Yunan tarzında uzun bir şiir yazmasını istedi Vergilius da İmparatorun atası sayılan Aeneas’ın hikâyesini anlatmayı uygun buldu. Şair eseri üzerinde tam on yıl çalıştı; hatta daha fazla ilham alabilmek İçin Yunanistan’a bile gitti. Bu destan – şiir uzun çalışmalardan sonra bitmişti. Ama Vergilius eserini beğenmediği ve yetersiz bulduğu İçin yakmak istedi. Çünkü destan üzerinde en az üç yıl daha çalışması gerektiğine inanıyordu. Neyse kİ dostları, el yazmalarını kurtardılar. Bu sayede önce Roma, sonra da bütün dünya Aeneas’ı zevkle okudu.


 


 


 

17 Mart 2016 Perşembe

Havacı Denizci Bizden Yarışçı İngilizlerden

Malcolm Campbell


İngiliz otomobil yarışçısıdır. 1885’te Kelwinning’de (Büyük Britanya) doğdu, 1948’de Reigate’de (Büyük Britanya) öldü.


Uzun süre dünya sürat rekorlarım elinde tuttu. Maicolm Campbell, 1923’te, otomobille dünya sürat rekorunu kırdı: Yarışçı, bir kilometrelik mesafede, saatte 220 kilometreyi bulan bir hıza ulaşmıştı. Bu rekor o zaman için büyük bir başarı sayılır; çünkü 1920’lerin turizm arabaları saatte ancak 60-65 kilometre yapabiliyorlardı. 1931‘de Sir unvanıyla mükâfatlandırılan Campbell daha sonra kendi rekorlarını kendisi kırmaya çalışarak, başarılarına yenilerini ekledi. Amerika’daki Büyük Tuz gölü çevresinde kıyı boyuna çizilen kara bir çizgiyi izleyerek antrenmanlar yapan ünlü yarışçı, 1935’de benzinle çalışan Blue Bird (Mavi Kuş) adlı otomobiliyle saatte 500 kilometreye yakın hız yaparak, ulaşılması ve inanılması çok güç bir rekor daha kırdı. Sonradan deniz motoru yarışlarına da merak saran Sir Malcolm Campbell, bir yarış sırasında hayatını kaybetti.


Sadun Boro


Türk Denizcisi, 1928’de İstanbul’da doğdu. Kısmet adlı teknesiyle bir dünya turu yaptı. Anılarını Pupa Yelken adlı eserinde anlattı.


Manchester Üniversitesinden mezun olan Sadun Boro, 1952’de İngiltere’den başlayıp Karayip adalarında son bulan bir yolculuk yapmıştı. Daha sonra İkinci bir dünya turunu gerçekleştirmek üzere Kısmet adlı teknesiyle 22 Ağustos 1965’te İstanbul’dan hareket ederek Marmara, Ege ve Akdeniz’den geçip Cebelitarık’tan Atlas Okyanusuna açıldı. Kanarya adaları, Panama, Güney Pasifik adaları, Yeni Gine, Endonezya adaları ve Singapur’a uğrayan Sadun Boro’ya bu yolculuğunda karısı Oda Boro eşlik ediyordu. Denizci çift, yanlarına bir de Miço adlı kedilerini almışlardı. Dönüşte Süveyş kanalının kapalı olduğunu gören Sadun Boro, Kısmet Aşdod limanına kadar karadan taşımak zorunda kaldı. 15 Haziran 1968’de İstanbul’a dönen Boro, burada büyük bir heyecanla karşılandı. Denizci, gezi anılarını Pupa Yelken adlı eserinde topladı.


Tayyareci Fethi Bey


1891’de İstanbul’da doğdu, 1913’te Taberiye’de öldü, ilk Türk havacılarından. İstanbul’dan Şam’a kadar uzanan tehlikeli bir hava yolculuğu yaptı.


Havacılıkla ilgili çalışmalar yapmak üzere İngiltere’ye giden Fethi Bey, yurda döndükten sonra pilotluğa başladı. 1913’te Dancourt adında bir Fransız havacısı Kahire’ye uçuyordu. Ama uçağı yarı yolda düşüp parçalanınca bu seyahatin Türkler tarafından tamamlanması düşünüldü. Fethi Bey ve Nuri Bey bu görevi üzerlerine aldılar. Fethi Bey ve yardımcısı Sâdık Bey. Muaveneti Milliye, Nuri Bey ve yardımcısı da Prens Celâlettin adlı uçaklarıyla yola çıktılar. Hava şartları çok kötüydü. Bu yüzden Nuri Bey seyahatini yarıda bırakarak geri döndü. Fethi ve Sâdık Beyler ise Şam’a kadar uçtular. Burada birkaç yere daha uğradıktan sonra yollarına devam eden havacıların uçağı bilinmeyen bir sebepten Taberiye’de düştü. Bu olay yurtta büyük üzüntü yarattı. İstanbul’da bu iki hava şehidinin adına kırık sütunlu bir anıt dikildi.


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Duyulmamış Bilgileri Gün Yüzüne Çıkaran Makale

Cro-Magnon İnsanı


Cro-Magnon insanı, 1868’de Fransa’da bulunan insan fosilidir. M.Ö. 60.000 ile 10.000 yılları arasında yaşadığı sanılmaktadır. Beyaz ırkın atalarından, Taşı, boynuzu ve kemiği işlemesini bilirdi.


Cro-Magnon insanı» adı bu tip insan fosilinin ilk bulunduğu yerin adından gelmektedir: Cro-Magnon, Fransa’da, Dordogne idare bölgesinde bir yerleşme alanıdır. Bu bölgedeki bir mağarada ilk defa 1868’de bir ergin erkek, iki ergin kadın ve bir çocuğa ait olan kemikler bulunmuştur. İskeletlerin düzenli bir şekilde durmasından, beyaz ırkın atası olan bu insanların ölülerini gömdükleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Cro Mag-non insanları taşı, boynuzu ve kemiği işlemeyi çok iyi bilirler, hattâ birtakım sanat eserleri bile yaparlardı. Bunlar arasında sihirli anlamlar taşıyan heykel ve resimler de vardır. Bu uzun boylu ve zekî insanlar da bizler gibi Homo sapiens (akıllı adam) türündendir. Hâlbuki eski çağların Neandertal insanı ile daha da eski devirlerde yaşamış Pekin insanı insanoğlunun birer taslağından ibarettir.


IV. Sülâleden Mısır firavunu


M.Ö. 2600 yıllarında yaşadı. Gize’de kendi adıyla anılan dev piramidi yaptırdı ve bu sayede ölümsüzleşti.


Keops piramidi yapılışından tam 4 400 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Amerikalılar tarafından Grand Coulée barajı inşa edilinceye kadar insanoğlunun gerçekleştirdiği en büyük ve en heybetli eser sayılıyordu. Keops piramidinin yapılışında, bir yıl boyunca 100.000 Mısır’lı ve köle çalışmıştır Bu insanlar her yıl, Nil’ln tarıma elverişsiz olan taşma zamanlarında bir araya gelip bu dev eseri gerçekleştirmişlerdi. Yüksekliği 146 metre (bugünkü yüksekliği 128 metredir) ve tabanı 233 metre (bugün 227 metredir) olan bu büyük anıt-mezar, herbiri ikişer veya üçer tonluk 200.000 ağır taştan meydana getirilmiştir. Bu dev eserin dünyanın yedi hârikasından biri sayılması ve yirmi üç yıl saltanat süren Keops’un Tutanhamon’la beraber adı en çok bilinen firavun olması da bu yüzdendir.


Agamemnon


Süleyman Salamon veya Şelomoh da denir. İsrailoğullarının ünlü hükümdarı, İsrail’de doğdu ve öldü.


M.Ö. 970 ile 931 arasında hüküm sürdü. Kudüs’ü başkent yaptı ve orada bir tapmak inşa ettirdi. Davud peygamberin oğlu Süleyman’ın ataları Yahuda kabilesine dayanır. Büyük bir hükümdar olan Süleyman, ülkesine barış ve huzur getirdi. Kudüs’te de muhteşem bir tapınak yaptırdı. Zamanla bu tapınak yıkılmış, ama yahudilerin, bu tapınağın kalıntılarının bulunduğu yere gelip Kudüs’ün yıkılışını anarak dua edip ağlamaları gelenek hâlini almıştır. Süleyman, adaletseverllğiyle dillere destan olmuştur. Bir gün kendisine aynı bebeği paylaşamayan İki kadın başvurur. Her ikisi de bebeğin annesi olduğunu ileri sürer. Bunun üzerine Süleyman, bebeğin ikiye bölünüp iki kadın arasında pay edilmesini emreder.


 

15 Mart 2016 Salı

Bilinen Bilgileri Alt Üst Edip Tarih Değiştiren İnsanlar

Kepler


Johannes Kepler Alman astronomu, 1571’de Weil’da (Almanya) doğdu, 1630’da Regensburg’da (Almanya) öldü.


Gezegenlerin hareketleriyle ilgili kanunları ortaya attı. Kepler, ilâhiyat bilimiyle meşgul oluyor, bu alanda incelemeler yapıyordu. Fakat bir süre sonra astronomiyle uğraşmak için büyük bir istek duyan ve Kopernik’e karşı sonsuz bir hayranlık besleyen bu genç adam, kendini tamamen yıldızlar üzerinde ilgi çekici araştırmalara verdi. Gitgide daha da büyüyen şöhreti, Prag’da bulunan Dani-marka’lı astronom Tycho Brahe kadar geldi; o da Kepler’i, kendisine asistan olması için yanına çağırdı. Kepler, hocasının ölümünden sonra onun araştırmalarına devam etti. Fakat kalabalık bir aile reisi olan ve hep para sıkıntısı çeken Kepler, geçinebilmek için yıldız falına bakarak para kazanmak zorunda da kaldı. Geçim zorluklarına, devrinde kullanmak zorunda olduğu gözlem araçlarının yetersizliğine rağmen bu dâhi astronom, gezegenlerin hareketlerini yöneten temel kanunları ortaya attı.


Verrier


Urbain Le Verrier Fransız astronomu, 1811’de Saint-Lö’da (Fransa) doğdu, 1877’de Paris’te öldü. Güneşten uzaklık derecesine göre sekizinci gezegen olan «Neptün» ün varlığını, hesapla buldu.


Güneş’in çevresinde dönen gezegenler olarak Merkür, Venüs, Jüpiter’i, Plüton, Mars, Satürn, Uranüs, Neptün ve… Yer’i biliyoruz. 1845 yılında fransız astronomları, Uranüs gezegeninin çizdiği yörünge üzerinde, düzensiz bir hareket görerek bunu açıklayamamışlar ve şaşırmışlardı. Le Verrier İse Uranüs’ün o zamana kadar bilinmeyen bir gezegenin çekim alanına girdiği şeklinde bir düşünceden hareket ederek bu esrarı aydınlatmaya karar verdi. Astronom, yaptığı hesaplarla bu bilinmeyen gezegenin çizdiği yörüngeyi tespit etmeye çalıştı. Gezegenin bulunabileceği yeri tahmin ettikten sonra astronomlardan dürbünlerini bu yöne çevirmelerini istedi. Nihayet 1846 yılında İnsanlar Neptün’ü ilk defa gördüler. 1930 yılında da Le Verrler’nin gösterdiği yolu izleyen Amerikalı Lovvell, yaptığı hesaplarla Plüton’u buldu.


Fahrenheit


Daniel Gabriel Fahrenheit Alman fizikçisi ve mucidi, 1686’da Danzig’de (Polonya) doğdu, 1736’da La Haye’de (Hollanda) öldü.


İlk civalı termometreyi icat etti. Danzig’li bir tüccarın oğlu olan Fahrenheit, alkollü termometreler, aerometreler ve diğer fizik araçlarım yapıp satarak para kazanıyordu. Bilgilerini lamamlamak için fizi-ğe’çalışmıştı ve hattâ gerçekleştirdiği âletlerin modellerini yapmak İçin cam üflemeyi de öğrenmişti. Daha sonra Fahrenheit, kendi adını taşıyan dereceleme sistemi yardımıyla göstergeleri karşılaştırılabilcn termometreler yaptı. Fahrenheit derecesi Büyük Britanya’da öteden beri kullanılmaktadır. Bizim kullandığımız Celsius derecesinde (0) santigrat derece, 32 Fahrenheit derecesinin karşılığıdır. Bu nedenle Fahrenheit derecesi gölgede 86’yı gösterdiği zaman sakın telâşa kapılmayın! Zira bu, bizim kullandığımız termometreye göre 30 derece bir sıcaklıktır. Fahrenhelt’ı, santigrat’a çevirmek için fahrenheit rakamından 32 çıkartılır, kalan 5/9 ile çarpılır.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Döneminden Günümüze Ün Kazanmış Üç Türk Sanatçının Hayatı

Nedim


Ahmed Nedim, Lâle Devrinin en büyük şairidir. 1681’de İstanbul’da doğdu, 1730’da aynı yerde öldü.


Türk edebiyatında mahallîleşme cereyanı denilen edebî bir çığırın önderidir. Öğrenimini medresede yaptıktan sonra kadı olan Nedim, boş zamanlarında şiir yazardı. Bu yönüyle Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın dikkatini çekmiş ve Lâle Devrinin en ünlü çehrelerinden biri olmuştur. Şiirlerinde Lâle Devri İstanbul’unun hareketli ve renkli hayatını dile getirmiş, Saadâbâd eğlencelerini, gül ve lâle bahçelerini ve bu bahçelerdeki selvi boylu sevgililerin güzelliklerini herkesin anlayabileceği sade ve ahenkli bir İstanbul Türkçesiyle anlatmıştır. Arapça ve Farsçayı İyi bilen Nedim’in şiirlerini topladığı Divân’ında Türkçe gazellerinin ve başarılı şarkılarının yanı sıra Farsça şiirleri ve Çağatayca bir gazeli yer alır. Lâle Devri’nin bu ince ruhlu sanatçısı. Patrona Halil isyanı sırasında cânilerden kaçmak İçin damdan dama atlarken yere düşerek ölmüştür.


Karacaoğlan


Ünlü Türk halk şairlerinden bir tanesidir. 1606’da Kozan’da veya Adana’nın Fersak dolaylarında doğduğu sanılır, 1679’da öldü.


Anadolu’nun türlü yerlerini dolaşmış bir millî ozan. Karacaoğlan, halk edebiyatı şairlerinin en tanınmışlarından biridir. Asıl adı, memleketi, ne zaman ve nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmez. Halkın, çok esmer olduğu için Karacaoğlan adını taktığı bu karayağız delikanlının bir de «Karakız* adlı sevgilisi vardı. Çok kimse onları çekemezdi. Bir gün Karacaoğlanı öldürmek istediler. Bunun üzerine Karacaoğlan bir elinde sazı düştü yollara. Gidiş o gidiş. Bir daha ne o yerlere döndü Karacaoğlan, ne de Karakız’ı gördü. Ama hayatı boyunca karşılaştığı her güzelde Karakız’ı gördü, koşma, türkü, mani ve güzellemelerinde hep onu çağırdı. Karacaoğlan tabiata âşıktı. Anadolu’nun birçok yerini, dolaştığı söylenir. Çok sâde bir dili vardı. Türk saz şiirinin en güzel örnekleri olan şiirleri bugün hâla bütün canlılığını korumaktadır.


Mimar Sinan


Mimar Sinan; Koca Sinan da denir. Osmanlı İmparatorluğu baş mimarıdır. 1490’da Kayseri’de doğdu, 1588’de İstanbul’da öldü. Türk mimarlık sanatının bu en büyük dâhisi, Osmanlı İmparatorluğunun her köşesini şaheserleriyle süsledi.


Sinan, 1512’de Kayseri’den İstanbul’a devşirme oğlanı olarak geldi ve Enderun’da eğitim gördü. Mesleğine dülgerlikle başlayan Sinan, önce ordu mimarı oldu. Bağdat Seferi sırasında Tatvan’da üç kadırga yaparak Osmanlı ordusunu karşı kıyıya geçirdi. 1538‘de 48 yaşında imparatorluk baş mimarlığına getirilen Sinan, bu tarihten ölümüne kadar geçen yarım yüzyıl içinde irili ufaklı 300’den fazla eser yaparak «Koca» lâkabını kazandı. Bu eserler arasında 81 cami, 50 mescit 55 medrese, 7 su kemeri, 8 köprü, 27 saray, 18 kervansaray, 6 hasta hane, 31 hamam, 26 türbe vardır. Mustafa Sar Çelebi «Tezkeret-ül Ebniye» adlı Mimar Sinan’ın yaptığı binalarla ilgili kitabında Şehzade camiini çıraklık, Süleymaniye’yi kalfalık, Selimiye’yi ustalık çağında yaptığını yazar. Büyük mimar, Süleymaniye camimin yanında küçük bir imza gibi yer alan mütevazı bir türbede yatmaktadır


 

11 Mart 2016 Cuma

Bulduğu İcatla Az Daha Hayatı Son Buluyordu

Antonio Stradivarius


Meşhur İtalyan keman yapımcısı, Ki44’e doğru Crémone’da (İtalya) doğdu, 1737’de öldü.


Dünyada mevcut en mükemmel kemanları yapmış ve bu kemanları çok taklit edilmiştir. Stradivarius, kemanın sesine daha büyük bir güç verebilmek İçin eski kaman modellerini değiştirmiştir. Bu alanda elde ettiği başarıdan dolayı, dünyanın en büyük kemancıları bir «stradivarius»a sahip olmak İsterler. Hâlen bu İsmi taşıyan ancak dört yUr kadar keman verdir. Bunlar, Crémone’dakl hârika keman yapımcısı Stradivarius tarafından yapılmışlardır. Bu kemanların üstün nitelikleri, biçimlerinden, bölümlerinin blrbtrlerlyle otan âhsnktsrlndsn vs syrıca yapıldıkları çam tahtasının cinsinden doğmaktadır. Kemanların üstüne sürülmüş olan ve devrimizde artık formülü bilinmeyen cliAnın da, bu kemanların verdiği sesin üstün kaliteai üzerinde çok etkisi ol. duğu kabul edilmektedir. Fakat bu kemanların erişilmez üstünlükleri, özellikle Stradı-veriue’un eşsiz kabiliyetinden İleri gelmektedir


Browning


John Moses Browning. Amerikalı silâh yapımcısı ve mucit,


1855’te Ogden’da (Amerika Birleşik Devletleri) doğdu, 1926’da Brüksel’de öldü. Kendi adını taşıyan otomatik tabancayı icat etti.


Browning, silâh yapımıyla uğraşan bir aileye mensuptu. Babası Amerika’da top fabrikatörüydü. Oğlu da ailenin geleneğine uyarak, bu alandaki maharet ve buluşlara devam etti. O zamanki namlu ağzından dolan tüfek, merminin hızını çok azaltıyordu. John Browning bunu önlemek için 1879’da namlu dibinden dolan bir tüfek, sonra Winchester’le birlikte hızla ateşlenebilen topu yaptı. 1896’da, Browning denen ve hızla ateşlenebilen, 7,65 mm İlk otomatik tabancayı icat etti. Bundan önceki toplu tabancalar, daha emniyetli olmakla beraber, daha yavaş doldurulablllyordu. Mucit, 1917’de suyla soğutulan ağır topu yaptı. 1897’de brövelerini Herstal küçük silâh fabrikalarına sattı ve bu fabrikaların müdürü oldu. Browning’ln bir süre yönettiği, Belçika Herstal silâh fabrikaları, o zamandan beri onun brövelerini kullanmaktadır.


Guillotin


Joseph Ignaca Guillotin, Fransız hekimi ve milletvekili, 1738’de Saintes’te (Fransa) doğdu, 1814’te Paris’te öldü. «Giyotin» demlen ve Fransa’da ölüm cezasına çarptırılanların başım kesmek için kullanılan aracı icadetti.


Fransız İhtilâlinin başlarında, Paris milletvekili seçilen Doktor Guillotin, bütün ölüm mahkûmlarının aynı şekilde idam edilmesini ve acılarının mümkün olduğu kadar kısa sürmesini istiyordu. O devirlerde, ölüm cezaları infazlarının bazan epey uzun sürdüğü ve mahkûmun uzun zaman acı çektiği bir gerçektir. Guillotin, tahtadan bir iskele üzerine yerleştirilmiş, iki dikmeden meydana gelen bir âlet tasarladı. Bu iki dikme arasına, üçgen biçiminde bir bıçak yerleştirilmişti. Mahkûmun boynu altta bulupan bir yuvaya sokuluyor ve bir düğmeye dokununca, bıçak hızla düşüp başı koparıyordu. Fransızlar, bu araca, doktorun itirazlarına rağmen, onun adını verdiler. Bu idam makinesini icadeden Doktor Guillotin’in Terreur devrinde tutuklandığını ve giyotinle öldürülmekten zor kurtulduğunu biliyor musunuz?


 


 

8 Mart 2016 Salı

Boykot Nerden Geliyor? Conte Kimdir? Pariste Ölen Dil Bilimci Kimdi?

Conté


Nicolas – Jacques Conté, Fransız mucidi ve kimyacısı, 1775’te Sées’de (Fransa) doğdu, 1805’te Paris’te öldü.


İlk sunî kurşun kalem içini buldu ve kurduğu bir fabrikada imal etti. Conté, güzel sanatlara da, bilime de meraklıydı, iyi resim yapardı. Birçok bilimsel keşfiyle olağanüstü bir buluş zekâsı olduğunu göstermişti. Ama ona asli ününü sağlayan, suni kurşun kalemi keşfetmesi oldu. Conté kurşun kalemleri, Napoléon’un İngiltere’ye karşı uyguladığı kıta ablukasının, Fransa’da yarattığı ilkel madde sıkıntısından doğmuştur. 1564 yılından beri kurşun kalemlerde, İngiliz Cumberland’ından gelen siyah bir maden filizi olan grafitten yapılma bir kalem içi kullanılıyordu. Alp dağlarında bulunan Fransız grafit yatakları zengin değildi. Conté, bu az miktardaki grafiti toz hâline getirmeyi ve kille karıştırmayı denedi. Bu şekilde yoğurularak sağlanan hamur, kalıba dökülüyor ve sert bir kalem ici elde edilmek isteniyorsa çok, aksi hâlde az pişiriliyor, sonra ağaç çubukların içine yerleştiriliyordu.


Pierre Larousse


Fransız gramercisi, dilbilimcisi ve yayımcısı, 1817’de Toucy’dç (Fransa) doğdu, 1875’te Paris’te öldü.


«Larousse» adı bugün Fransa’da «sözlük» kelimesiyle eşanlamda kullanılmaktadır. Pierre Larousse’un yönetiminde yayımlanan Grand Dıcttonnaire Üniversel du XIXe Siecle (xıx. Yüzyıl Büyük Evrensel Sözlüğü) 1866 yılından 1876 yılına kadar fasiküller hâlinde çıkmıştır. Pierre Larousse, zamanının bütün bilgilerini bir tek eserde toplamak suretiyle Dlderot ve d’Alembert’In fikirlerini yenilemek istemişti. Bu dev eser, Pierre Larousse ve kabiliyetli iş arkadaşlarının el birliğiyle gerçekleşmişti. Ne var ki Pierre Larousse, Balzac’ın eserlerinden de daha hacimli olan bu 25 000 sayfalık an: siklopedinin her sayfasını tek tek yazmış, okumuş ve bunlar üzerinde düzeltmeler yapmıştır. Sonunda bu ağır ve yorucu çalışma onu yıpratmış ve Pierre Larousse, son cildin piyasaya çıktığını göremeden ölmüştür. Ama Larousse mpessesesi bundan böyle olağanüstü bir işe başlamış ve Larousse adlı ölümsüzlüğe kavuşmuştur.


Boycott


Charles Cunningham Boycott veya Boycott (Boykot okunur). İngiliz subayı, 1832’de Burgh Saint Peters’da (Büyük Britanya) doğdu, 1897’de Flexton’da (Büyük Britanya) öldü.


Boykot kelimesi onun adından gelmedir. Sert ve müstebit ruhlu bir adam, emir ve nüfuzu altındaki kimselerin yaşamalarını İmkânsız değilse bile çekilmez £ir hâle getirirse, o kimseler ne yapabilirler? Zorba âmirlerini öldürürler mi? Yoksa kaçırarak rehine olarak mı tutarlar? İrlanda’daki Erne kontluğunun çiftçileri va köylüleri, o arazinin Boycott İsimli kâhyasına karşı, başka bir taktik kullandılar. Kâhyaya doğrudan doğruya saldırmak yerine, onun bütün hareketlerini. Bütün yaptığı İşleri engellemeye ve kendisini başarısızlığa uğratmaya uğraştılar. Bu şekilde onun yönetimini ve çalışmalarını İmkânsız hâle getirdiler. Yâni onun aldığı bütün kararları boykot ettiler. Söz konusu olaydan sonra «boykot» kelimesi, bir kişiye, bir kuruluşa, bir ülkeye batkı yapmak amacıyla onunla her türlü ilişkiyi kesme anlamında kullanılmaya başlandı ve günlük dile yerleşti.


 

6 Mart 2016 Pazar

Karbon, Karbokimya ve Yağ ile İlgili Bilgiler

Karbon


Karbon, oksijen ya da hidrojen gibi etrafımızı çeviren ve yaşamamızı sağlayan; vücudumuz, bitkiler, hava, şeker gibi pek çok maddenin bileşiminde yer alan bir cisimdir.


Etrafımızı çeviren cisimleri meydana getiren kimyasal elemanların arasında en bol olanı karbondur. Pek çok çeşitli şekilleri vardır: En saf hâline “elmas”, daha az safına “kömür”, kurşun kalemlerin içindekilere “grafit” denir. Grafit, aynı zamanda tıpkı makine yağı gibi, kaypaklaştırıcı olarak da kullanılır. Karbon başka cisimlerle de birleşerek pekçok maddenin bileşiminde, şeker, kök nişastası gibi kuvvetli besin maddeleri veren karbon hidratlarda, selülozda, petrolde, alkolde ve kireçli kayalarda, karbonik gaz ve karbon oksidi gibi yanıcı gazlar ihtiva eden havada yer alır.


Karbokimya


Kömür, sadece katı hâlde bulunan bir yakıt değildir. Aynı zamanda insana ham maddeler de verir. Kömürden, tarımda kullanılan sunî gübre, parfüm, kumaş, çamaşır suları, plastik ve daha pekçok madde yapılır. Kimyanın bu koluna da karbokimya denir.


Kömürden elde edilen meddeler, kök kömürünün damıtılması sırasında çıkan dört ana maddeden yapılır. Bu dört ana madde havagazı, uçucu benzol, ham katran ve koktur. Bu dört maddenin kimyasal ya da fiziksel yoldan işlenmesiyle çeşitli ilâçlar, endüstride kullanılan çok kuvvetli boya maddeleri, pek çok plâstik çeşidi, böcek öldürücü ilâçlar, sunî gübreler, vernik ve hatta patlayıcı maddeler bile elde edilir. Plastik maddelerden otomobil karo serlsi, çizme, esans gibi günlük hayatta her zaman karşılaşılan pek çok madde de yapılabilmektedir.


Yağ


Yağ, bitkilerden, hayvanlardan ya da petrol gibi madensel ürünlerden çıkartılır. Madensel yağlar, dişli çarkların sürtünmesini azaltmak için makinelerde kullanılır.


Yağlar; besin maddesi, makine yağı, kimyasal ham madde, koruyucu madde olarak pek çok alanda kullanılır. Bitkisel yağlar, meyvalardan ya da onların tohumlarından elde edilir. Bu bitkilerin başlıcaları; yerfıstığı, zeytin, ayçiçeği ya da yağ palmiyesidir. Bunlardan elde edilen yağlar ya besin maddesi olarak ya da sabunculukta kullanılır. Madensel yağlar ise ham petrolün damıtılmasıyla elde edilir: Makine yağları, katı yağlar bu çeşit yağlardır. Madeni yağlardan olan vazelin çok sif olduğu için eczacılıkta ve parfümcülükte kullanılır.


 

5 Mart 2016 Cumartesi

Damlataşlar, Bitki Örtüsü ve Vaha Hakkında İşe Yarar Bilgiler

Damlataşlar


Yer altındaki bazı mağaraların tavanlarından aşağıya doğru, taştan birtakım saçakların sarktığını görürüz. Bunlara “sarkıt” denir. Bunların bazıları, yerden yukarı doğru yükselen dikitlerle birleşerek taştan sütunlar meydana getirirler.


Sarkıt ve dikitler, topraktan süzülerek mağaralara damlayan suların İçindeki kireçlerin sertleşip taşlaşması sonucu meydana gelirler. Su, toprağın içinden geçerken kireci eritir. Sonra da mağaranın tavanından içeri sızar. Havanın ve ihtiva ettiği karbon dioksit gazının etkisiyle bir çökelek hâline gelir ve mağaranın tavanından aşağıya doğru sarkan bir saçak hâlinde şekillenir. Bu bir sarkıttır. Damlayan sular, sarkıtın altında yerden yukarıya doğru taştan bir başka sütunun yükselmesine sebep olur ki buna da dikit denir. Bunlar zamanla birleşerek taştan bir sütun meydana getirirler.


Bitki Örtüsü


Karaların üzerinde, denizlerin diplerinde biten bütün bitkiler, dünyamızın bitki örtüsünü meydana getirirler. Bu bitki örtüsünde ulu ağaçlar, cılız otlar olduğu kadar, suların içindeki yosunlar da yer alır.


Botanik, sınıflandırılarak ayrı ayrı incelen, meal gereken bitkilerin sayılamayacak kadar çok ve çeşitli olması bakımından çok zevkli bir bilim dalıdır. Tabiat meraklıları, topladıkları çiçekleri, otları önce özel bir sözlüğün yardımıyla isimlerini bulup yazar, sonra da yine bitkiyi kurutup saklamaya yarayan özel preslerin içinde saklarlar. Bu presler kalın yapraklı bir defter biçimin, dedir, içine bitkiler yerleştirildikten sonra kabındaki kayışlar sıkılarak bitkinin, için, de sıkışarak iyice kuruması sağlanır. Eski Romalılar, çiçeklerin ve bitkilerin tanrıçası Floreyi kutlamak amacıyla çiçek şenlikleri tertip ederlerdi.


Vaha


Kuraklığın hüküm sürdüğü çöllerde bitki yetişmez. Ama çölün ortasında ortaya çıkan küçücük bir kaynağın etrafında yemyeşil bitkiden bir adacığın meydana gelmesine yardım edebilir. Buraya vaha denir. Çölün çoraklığı, kuraklıktan ötürü meydana gelmiş olmasına rağmen toprağın içinde yer yer, yeraltı su tabakaları bulunabilir. Bu su tabakaları, toprağa yeteri kadar nem verdiği için buralarda bitkiler yeşerip hayat bulabilir. Uçsuz bucaksız çölün ortasında bu yeşil adacık, uzaktan hurma ağaçlarından belli olur. Yolcular vahalarda dinlenecek bir gölge altı, içecek sutaze meyva bulabilirler. Eğer su kaynamıyorsa yer altındaki su tabakasına kuyular kazılır. Çıkartılan suyu arklarla dağıtarak sebze yetiştirmek mümkündür. Vahalar çöllerin tablet menzilleridir. Kervan yolları bu vahalardan geçer.


 

29 Şubat 2016 Pazartesi

Röntgen, Harvey ve Malpighi

Wilhelm Conrad Röntgen


Alman fizik bilgini, 1484’te Lennep’te (Almanya) doğdu, 1923’te Münih’te öldü.


Röntgen ışınları da denilen X ışınlarını buldu ve ilk radyografiyi elde etti. Röntgen, havası boşaltılmış bir lamba olan ve çeperleri karanlıkta ışık saçan Crooks tüpünden etrafa yayılan ve gözle görülmeyen ışınların ne olabileceğini öğrenmeye çalışıyordu. Lâmbanın çevresini siyah kâğıtla kaplayan bilgin, bu görünmeyen ışınları flüorışıl maddeyle sıvanmış bir ekrana yansıtınca ekranın aydınlandığını gördü. Sonra elini ekranla tüp arasına koydu: bu defa elinden geçen ışınlar el kemiklerini aydınlık ekrana, gölgeler hâlinde yansıttılar. Röntgen, bu ışınların diğer cisimlerden de geçip geçmediğini öğrenmek için kapalı bir kapının bir tarafına Crooks tüpünü, diğer tarafına da bir fotoğraf filmini koydu: filmin banyosundan sonra elde ettiği fotoğrafta, kapının tahtasının liflerini ve demir vidaları gördü. Ve nihayet 1895’te X ışınlarıyla ilk radyografiyi gerçekleştirdi.


William Harvey


İngiliz hekimi, 1578’de Folkestone’da (Büyük Britanya) doğdu, 1657’de Hemps-tead’da (Büyük Britanya) öldü.


Kan dolaşımını keşfetti. William Harvey. Padova Üniversitesinde Profesör Fabrice Acxuapendente’nin öğrencisi olmuş, sonra da hekimlik diplomasını alarak Ingiltere’ye dönmüştü. Londra’ya yerleşen genç Harvey, bir süre sonra kralın doktoru oldu. Kralın yüksek himayesinden faydalanan hekim, ölüm cezasına çaptırılan mahkûmların cesetlerini gizlice temin iznini elde ederek kadavralar üzerinde çalışıp araştırmalar yapmaya başladı. Çünkü o devirde ölülerin vücudunu kesip açmak halk gözünde yüz kızartıcı bir işti. 17 Nisan 1616’da Londra Üniversitesinde yapılan bir konferansta, Harvey, kan dolaşımını açıkladı. Ona göre kanın iki türlü dolaşımı vardır: Küçük dolaşım ve büyük dolaşım. Küçük dolaşımda kan, temizlenmek üzere akciğerlere gider, büyük dolaşımda ise, temiz kan, kalpten bütün vücuda yayılırdı.


Marcello Malpighi


İtalyan hekimi ve anatomi bilginidir. 1628’de Crevalcore’de (İtalya) doğdu, 1694’teRoma’da öldü. Mikroskopu ilk defa canlı dokuları incelemede kullandı ve olumlu sonuçlar elde etti.


Vücudumuzda bulunan birçok doku. İtalyan hekimi Malpighi’nin adını taşımaktadır: üst derinin alt tabakası “Malpighi ağı” adını taşır. Dalağımızı çevreleyen küçük atar damarlar boyunca “Malpighi cisimcikleri” yer alır. Böbreklerimizde kanımızı süzen «Malpighi yumakcıkları» ve nihayet içinde sidiğin aktığı Malpighi piramitleri vardır. Bütün bunlar, Italyan hekimi ve Papa Innocentius Xll’nin özel doktoru Marcello Mal-pighi’nin o zamanlar yeni icadedilmiş bir araç olan mikroskop yardımıyla insan vücudunu ne kadar titizce incelediğini gösterir. Marcello Malpighi ayrıca böcek erin solunum organlarını da yine o ilkel mikroskobuyla incelemeyi başarmıştır. Londra’da bilginin kullandığı mikroskopları görmek mümkündür. Malpighi’nin bu adar buluşu son derece ilkel araçlarla gerçekleştirmiş olması şaşılacak bir başarıdır


 

4 Şubat 2016 Perşembe

Karşınızda İlginç Tarih Yasaklarından “Yalıya Çıkma Nizamı”

Tanzimat devrine kadar, devlet erkânı ve ricali ve İstanbul ayanı ve kibarı, yazın, kendi mülkü olan veya kirayla tuttukları yalılara canlarının istediği zaman taşınamazlar ve mevsim sonu, keza canlarının istediği zaman şehirdeki konaklarına dönemezlerdi. Hükümet, herkesin, o yazı, Boğaziçi’nin hangi köyünde veya Haliç’in hangi tarafında oturacağım evvelden öğrenir, o yılın havalarına göre, nihayet bir gün yalılara göç müsaadesi çıkardı. Şehre dönüşte de aynı usûl tatbik edilirdi. Bu izinler çıkmadan hiç kimse yerinden kıpırdayamazdı. Her yıl sayfiye mevsimi için, payitahtın sahillerini muhafazaya memur bostancıbaşı ağa tarafından Haliç ve Boğaziçi sahillerinin bir defteri tanzim edilirdi. “Bostancıbaşı defteri11 denilen bu defterlerin sahifeleri altın yaldızdan çizgiler-” le dama tahtası gibi kutu kutu bölünmüştü; liman ağzında yalı köşkünden Eyüp’ün ötesinde Bahariye’ye; karşı tarafta Karaağaçtan Rumelikavağı’na; Anadolu yakasında da Anadolukavağı’ndan Haydarpaşa’ya kadar yalı, ev, dükkân, kayıkhane, cami, mescit, iskele, bahçe, arsa ve ilh… ne varsa, sırasıyla her birine bir kare tahsis edilmişti; meskenlerin sahipleri, kirada ise sahipleriyle beraber kiracıları yazdırdı; örnek olarak, III. Selim zamanında hicri 1206 yılında tanzim edilmiş bostancıbaşı defterinden birkaç satır okuyalım:


“Beykoz iskelesi, yanında Mustafa’nın hanesi, yanında Hacızade Ahmed’in yalısı ve arsası, yanında Laz Hüseyin’in yalısı, yarımda sabık İstanbul kadısı Hamamîzade Efendi’nin yalısı, yanında Merhabazade yalısı, yanında Odabaşızade’nin yalısı, yanında İmamzade Emin Efendi kullarının yalısı, yarımda kireççi taifesinin odaları ve fırınları, yarımda Sultaniye Bahçesi ve Bostancdar Ocağı, yanında Beyşehirli Yahya Bey kullarının yalısı, yarımda İsmail Ağa kullarının köşkü ve kayıkhanesi, yarımda İncir karyesi camii şerifi, yarımda iskele…”


Padişahlar, yazın saltanat kayığıyla deniz tenezzühüne çıktıklarında dümende bostancıbaşı dururdu; hünkâr merak edip “Şu yalı kimin?” diye sordu mu, bostancıbaşı önündeki defterden, “Falan kulunuzun yalısı, kiracısı filan kulunuz” diye okuyuverirdi. Yahut padişah defteri önünde bulundurur, merak ettiği yeri kendisi okuyup öğrenirdi.


Tanzimat’tan sonra yalılara çıkmak için bu izin külfeti kalktı, fakat Meşrutiyet’e kadar bazı kayıtlar, şartlar devam etti. Mesela Abdülaziz zamanında, yazın Kadıköyü’nde oturan Şeyhülislam Turşucuzade Ahmed Muhtar Efendi, kendi kayığını beklemeyip halk arasında vapura binip Kadıköy’üne geçtiği ve bu suretle “Yüksek makamının şerefini koruyamadığı” için azledilmişti.


 

1 Şubat 2016 Pazartesi

Kardan Adam Olur da Yağmurdan Adam Olmaz Mı?

Böylesine uçuk bir tartışmaya sizleri de çekeceğim için şimdiden özür dilerim. Geçen arkadaşlarla oturmuş birilerini çekiştiriyoruz. Günümüzün modası olan kısa süreli ilişkilerde doğru düzgün bir insan kalmadığından bahsediyoruz. Biraz daha spesifik yapacak olursam hani adam kalmadı. Piyasada güvenecek erkek kalmadı. Burada bütün erkekleri suçlamıyoruz elbet. Bir kız olarak aslında bu durumdan çok rahatsız olduğumuzu dile getirdik. Çokça konuştuk (her zaman ki halimiz! sadece erkeklere giydirmiyorum bu yazımda değerimi bilin erkekler) .


Mevzu derin olunca bir hayli hararetli konuşmaya devam ederken bir arkadaşım “kardan adam bile onlardan daha iyi” diye bir laf attı ortaya. Bir kaça arkadaşım destekçi çıktı. Bende bu konuya biraz çekimser kaldım doğrusu. Kardan adam dediğin eriyor be! Bir güneşe bakar ne burnu kalır ne gözü.. Neyse arkadaşımı ezmemek için yorumumu kendime sakladım. Fakat bir diğer arkadaşım atıldı ortaya ve çok ilginç bir şey söyledi.


-“Ya Ceren doğru diyorsun da bari daha uzun vadeli bir örnek ver. Sadece bir mevsim adamlarla mı biz geçineceğiz üstelik soğuk ki dedi. Soğukken nasıl sarılacağız hadi sarıldık sıcaktan eriyecek. Hiçbir faydası olmayacak”.


Bende fırsat bu fırsat dedim atıldım ortaya, bak Ceren dedim Selin ne güzel söylüyor, sadece kardan adam olmaz bence yağmurdan da adam olmalı. Sonuçta karın özünde de yağmur var. Adamın özü yağmurdur.


Sonra bir sessizlik oldu bana baktı çok kıymetli arkadaşlarım, sanırım onlar tarafından bakınca bir deli gibi göründüm bir süreliğine.. Bende hissetmedim değil sanki başımda bir huninin ağırlığını…


Sonrasında hepimiz oturduk yağmurdan adam yapmaya çalıştık, hatta biraz daha abartıp işin teknik boyutuna bile eğilmeye yeltendik. Su yatağını baz alarak çeşitli değerlendirmelerde yaptık J


Sonucu belli olamayan bir tartışma.. Klonlamayı başaran bilim insanları insanın kopyasını yaratacağına mübarekler başka bir şey yaratın özünde insan olacak daha doğru vicdan olacak…


 


 

30 Ocak 2016 Cumartesi

Çocuklu Anneler Daha Fazla Yaşıyor

Özellikle tıp biliminin ilerlemesiyle ortalama ömür yaşının uzamasıyla çeşitli araştırmalara yönelen araştırmacılar kadınların ömürlerine ve karşılaşılması olası hastalıklara bağlantı kurarak yapmış oldukları bir araştırmaya göre evli ve çocuklu kadınların diğer çocuksuz kadınlara oranla daha uzun süre yaşamaktadır.


İngiltere’de bulunan Imperial College London uzmanları tarafından yapılan bu araştırmada çocuklu kadınların, diğer hemcinslerine oranla daha uzun yaşadıkları belirlendi. Araştırma kapsamında 13 yıl boyunca Avrupa genelindeki 322 bin 972 kadın incelendi. İncelemelerle ulaşılan verilerde kadınların ortalama ömürlerinin birbirinden farklı olduğunu fakat genelleme yapınca aslında bu farkın çocuklu olanla olmayanlar arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Değerlendirmeye alınan kadınların evli olan ve olmayanların eşit sayıda olması da ve araştırmanın yapıldığı pilot bölgelerde de bu oransal eşitliğe dikkat kesilerek yapılması aslında bulunan sonucun ne kadar çarpıcı olduğunu ortaya koymaktadır.


Çocuklu Kadınların Ortalama Yaşam Ömrü %20 Daha Fazla


Bir kadın olarak ben şahsen bekar bir ömür sürdürmeyi planlarken bakış açımı değiştiren bu araştırmayla belki benim gibi birçoklarının da fikirleri değişebilir. Çünkü çıkan sonuca göre annelerin erken ölme riski çocuksuz kadınlara oranla yüzde 20 daha az. Emzirmenin kadın vücuduna çok faydalı olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bebek sahibi olmanın ardından vücutta oluşan hormonal değişikliklerin de kalp sağlığına iyi geldiğini ve kansere yakalanma riskini azalttığını kaydetti.


Doğumdan sonra salgılanan hormonal değişiminin insanın vücudunda yenilemeyi mümkün kıldığı uzmanlar tarafından ortaya çıkartılmıştır. Durum böyle olunca ortala ömür yaşını 80 olarak kabul ettiğimizde doğum yapan ve çocukları emziren kadınların bunlara nazaran 16 yıl gibi çok uzun bir süre daha fazla yaşadığı sonucuna ulaşılabilir.


Kariyer mi, Çocuk mu?


Bilimsel olarak kanıtlanmış olan bu gerçeğin bir bayan olarak ben tüm kadınlar tarafından bilinmesinin altını çizmekte fayda var. Bu durumun sadece bekârlık ve evlilikle alakalı olmadığının bir kez daha altını çizmekte fayda var. Evli olmakla yetinmeyin çünkü günümüz koşullarında kadınların işgücüne katılım oranının bir hayli artış olması kariyer mi çocuk mu gibi sorularının kafasında oluşmasına neden olmasından dolayı böylesine bir bilgi en azından çocuk yapma konusunda tetikleyici olacaktır.